Polisiye filmlere, dizilere merakım vardır. Yine öyle bir diziye denk geliyorum. Cinayet mahalli bu sefer Amerika’da bir Yunan pastanesi… Hikâyenin kahramanı dedektif te o pastanenin müdavimlerinden… Cinayetten bir gün önce geldiği pastanede en sevdiklerinden ısmarlıyor.
“Baklava, kurabiye, lokum…”
Dublajlı seyretmiyor olsam ‘bizim çevirmenler uydurmuşlar’ diyeceğim. Tam da böyle diyor Amerikan aksanıyla…
“Baklava, kurabiye, lokum…”
Hem de öyle sonuna -i- ya da -ki- falan eklemeden…
Malum, gerçeğin ne olduğu değil nasıl algılatıldığının ne şekilde kabul ettirildiğinin önemli olduğu yüzyıldayız.
O bakımdan bunlar can sıkıcı şeyler…
Aslında bu konuda epeydir yazmayı düşünüyordum da demek gün bugünmüş.
Gastronomi bilimi son yıllarda fazlasıyla önem kazandı. Bu alana yönelen gençler de çoğalmakta her geçen gün… Televizyonlardaki gezi-yemek programları ve muhtelif yarışmaların buraya çekilen dikkatteki rolleri büyük…
Yemek ve bilim olarak gastronomi deyince Türk Mutfağından zengini yok. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, tanınan-tanınmayan şeflerimiz de az değil…
Ama işte bu noktada o sorular geliyor insanın aklına.
Bütün dünya İtalyanların ‘rizottosunu’ bilir de benzer pişirme teknikleri ve kıvam açısından ortak noktaları olan bizden bir lezzet ‘keşkek’ neden bilinmez mesela? Ki türlü türlü keşkek var coğrafi işaret alan...
Aynı şey ‘pizza’ için de geçerli…
Pizzayı cümle alem bilirken, en azından lahmacun, etli ekmek neden bilinmez dünyada?
Hadi lahmacunu, etli ekmeği çoğumuz biliyoruz, türlü çeşit pide ve yemek var bu topraklarda, bu topraklarda bile bilinmeyen…
Tencere yemekleri, kebaplar, pideler, börekler, tatlılar… Ciltlere sığmaz.
Ülkemizde öyle bölgeler, hatta şehirler var ki yemek kültürü açısından tüm Avrupa ülkeleri ve Amerika gastronomisi bir araya gelse o çeşitliliğe erişemez.
Gel gör ki mutfaktaki değerlerimizi ya pazarlayamıyoruz ya da başkalarına kaptırıyoruz. Çoğu zaman ilki, ikinciye sebep oluyor mutfak dahil birçok alanda...
Galiba “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” sözünü zerre anlamadık.
Neyi anladık ki?
Kültür ve medeniyet deyince anlaşılması gereken şeyi kimimiz inançlarımız sandık, kimimiz ideolojilerimiz… Bazen ikisi birden…
Kendi benliğimizi bilemedik. Tam tersi, çok şey olduk, çok şeye gönül verdik belki ama ne kendimiz olabildik ne kendimizi -aslında- sevdik. Burada da ikincinin sebebi ilkiydi.
Anlayamadık.
Ülkeye yön veren siyasetçiler, güncel deyimle kanaat önderleri, aydınlar ve bunların etrafında biriken kalabalıklar bu çerçevede harcadı bütün zamanı…
Kısır ve patinaj tartışmalarla tükendi ömürler…
Ders de almıyoruz.
Her kesim kendi mahallesinde insandan türlü çeşit putlarına tapmaya, o putlar da kendi mahallesini “söğüşlemeye” devam ediyor.
Mutfağımızın iştah açan kokusunu yayamıyoruz etrafa…
“Söğüş yapılan beyinlerin” rahatsız edici kokusu, burnumuzun direğini kırıyor uzun yıllardır…
Haftanın Notu:
127 milyar 269 milyon 146 bin TL bütçeli Diyanet’in “Alo 190 Fetva Hattı” demiş ki:
“Asgari ücretli ya da emekli maaşı alan birinin geçinemediğini düşünüyorsanız, yan geliri yoksa evi kiraysa ya da evi varsa bile yakıtını vs. ödeyemiyorsa Ramazan ayında fitrenizi kendisine verebilirsiniz.”
Size de hayırlı Ramazanlar!